• BIST 91.445
  • Altın 211,118
  • Dolar 5,4563
  • Euro 6,1401
  • İstanbul : 14 °C
  • Ankara : 6 °C
  • İzmir : 13 °C

One of my old published works in Turkish: YASEMIN

28.08.2013 22:31
Burak Kaya / Avcılar Muhabiri

Burak Kaya / Avcılar Muhabiri

Ne zaman o sokaktan geçsem, gözlerim sokağın sonundaki beyaz badanalı evde olurdu. Pencere açıksa hemen altına saklanır, onun o kadife sesini dinlerdim. Bazen pervazdaki çiçeklere su verirdi. Ben sırılsıklam eve dönerdim o vakit. Kız kardeşim annem fark etmeden beni içeri alırdı. Kıs kıs gülerdi de ben suçumu bildiğimden tek bir söz edemezdim.

          Ne yapabilirdim ki? Nasıl engel olabilirdim o öylesine dayanılmaz iken? Sadece ben mi? Kim bilir kaç tanesi daha vardı ona vurgun olan; kaç erkek daha ıslandı onun pencere pervazının altında? Kim bilir kaç kadın lanet ederdi onun ardından?

          Yasemin… Emekli bir albayın tek varlığıydı. Albay öleli beri de yapayalnızdı. Güzelliği dillere destan bembeyaz bir genç kızdı. Aslında şehirde ona hayran olmayan yoktu da kadınlar ya onu çekemediklerinden ya da kocalarını zapt etmek istediklerinden, ona ‘fettan’ derdi. Yasemin onlara göre işvebaz, yılan gözlü bir kadındı; erkeklere göreyse güzeller güzeli.

                                                                   ***

          Ahh… Yasemin! Bambaşkaydın. Sen ilkin beyaz teninle fark ettirdin kendini bana. Kızıl saçların güneşte daha bir parlardı. Şehrin geçtiğin her sokağına yasemin kokun sinerdi. Sarı bir elbisen vardı: Etekleri ayak bileklerine uzanır  da yürürken ayakkabının topuğuna dolanırdı. Hep eteğinin bir ucundan tutardın rahat yürümek için. Seni takip ederdim. Fark ettirmeden pencerenden izlerdim; ağlardın. Kirpiklerin yapış yapış olurdu. Karanlıkta otururdun. Ağlardın…

          Ürperirdim sen ağladığında. Hayalet gibi bir köşeye siner, eline sigaranı alırdın. Yarı açık dudaklarından dumanı havaya savurduğunda dişlerin ortaya çıkardı. Bir türlü anlayamazdım neden ağladığını. Kardeşim Elif’e sorduğumda ‘babasındadır aklı,’ derdi. Benim kafam karışır… Karış karış karışırdı. Sezinlerdim ki başka bir şey vardı.

          Bir gün yine pervazın altında saklanmıştım da sen çıkmıştın ya pencereye çiçekleri sulamaya… Çiçekler yerine benimle konuştuğunu anladığımda donup kaldım:

          ‘‘ Yine ıslanıcaksın, Ömür,’’ dediğini işittim. Tereddütle saklandığım yerden çıktığımda bana gülümsüyordun. Solgun dudakların yüzünün alt kısmında ince bir çizgi oluşturdu. Tekrardan kıpırdadı dudakların. Duyduğum cümlelerle ateş bastı yüzüme :

          ‘‘O kadar merak ediyorsan neden gelmiyorsun içeriye? Kurabiye yaptım, vanilyalı… Gel sana da bir tabak ikram edeyim.’’ Diyerek  içeriye gittin. Evin diğer tarafına dolaşıp kapının önünde durdum. Beni içeriye aldın. Bana evini gezdirdin önce. Gezdirdin gezdirmesine de ben duvarların rengini bile anlayamadım. Sadece halıların desenleri aklımda kaldı o gün… Elime de bir tabak verdin. Saydım, tabakta tam altı adet kurabiye vardı. Hiç birini yiyemedim.

          Ağır bir şey sıkıştı boğazıma. Bir anda çok mahcup oldum. Neler neler yapmıştım seni görebilmek için! Camını mahalledeki çocuklara mı taşlatmadım belki kızmak için çıkarsın diye; posta kutusundan mektuplarını çalıp sokağa mı savurmadım toplamaya çıkarsın diye… Oysa kapını bir defa çalmak yeterliymiş!

         Ben düşünürken sen yine sarı elbisenle beliriverdin. Elini yanağıma koyup: ‘‘ Sen aslında çok tatlı bir çocuksun,’’ dedin. Ellerim titredi. Elimdeki tabağı yere düşürdüm. Ardıma bakmadan çıktım evinden. Şehrin ötesindeki kırlara kadar koştum. Senin döşeme taşlı dar sokağından uzaklara koştum. Orada attığım sevinç çığlıkları belki de tüm şehirden duyuldu: Tatlıymışım! Evet, tatlıymışımmmmm!

          Hatırlıyor musun, Yasemin? Ben hatırlıyorum!

                                                                        ***

          Bir daha uzun süre geçemedim sokağından. Evden çıkmadım. Onu düşünmeden de duramıyordum. İri kahverengi gözleri, keskin bakışları hiç aklımdan çıkmıyordu. Yanağıma koyduğunda elinin sıcaklığı… Küçük bir çocuk için çok şeydi.

          Bir sabah Elif nefes nefese yanıma geldi: ‘‘Gidiyor,’’ dedi bana. Sokağa nasıl indiğimi, evine nasıl vardığımı bilemedim. O daracık sokakta kocaman kırmızı bir otomobil vardı. Tam otomobile binecekken beni görüp bekledi. Yanına yaklaştım. Kızgındım ona. Bağırmak istiyordum, hesap sormak… Hani tatlıydım ben? Neden şimdi gidiyordu? Tatlıydım ya işte!

          Şehrin fettan güzeli bana doğru eğildi. Elbisesinin yakasından beyaz göğüsleri , teninin altında kurşuni damarları görünüyordu. İyice eğilip alnımdan  öptü.

          ‘‘ Gidiyorum, Ömür.’’

          ‘‘Neden?’’

          ‘‘ Kurtulmak için…’’

          ‘‘Ben kurtarırım seni!’’

          Çocuk aklıma güldü. Bir daha öptü beni. Dönüp arabaya bindi. Otomobil hareket ettikten sonra bir süre koşturdum peşinden. Ben durdurabilirdim onu. Biraz daha hızlı koşabilseydim. Ahh! Bir tutabilseydim o otomobili. Duracaktı biliyorum, o da duran otomobilden inip bana dönecekti.

          Şoför… Uzun boylu adam: Ona sarılan, onu öpen adam. Sahi, kimdi o?

Bu yazı toplam 436 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2014 Esenyurt Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim