türk porno , adana escort , adana escort bayan , porno izle , mersin escort , izmir escort bayan , escort adana , adult forum , istanbul escort , hatay escort , beylikdüzü escort , bodrum escort , eskisehir escort , porno indir , escort bayan , seks hikaye ,

  • BIST 110.932
  • Altın 175,132
  • Dolar 4,0581
  • Euro 4,9812
  • İstanbul : 17 °C
  • Ankara : 19 °C
  • İzmir : 23 °C

Mesut Yılmaz ne yapmaya çalışıyor?

20.01.2014 00:31
Mesut Yılmaz ne yapmaya çalışıyor?
İktidar ortağı Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz 17.12.99 tarihinde Diyarbakır'da yapmış olduğu konuşmayla bir anda dikkatleri üstüne çekti.

Yılmaz'ın "Avrupa Birliği'ne giden yol Diyarbakır'dan geçer" sözüne iktidarın diğer ortağı MHP'nin Genel Başkanı Bahçeli, "AB'ye giden yol Diyarbakır'dan değil, Ankara'dan geçer" diye cevapladı. Bu tartışmada, Yılmaz-Bahçeli ayrışması iki ayrı zihniyeti temsil etmesi bakımından önemlidir. Çünkü Türkiye'nin yaşamış olduğu bu geçiş sürecinde değişimden yana olanlarla statükonun devamından yana olanların ve onların kurdukları lobilerin mücadelesi alttan alta başlamış bulunuyor. Bir yanda Türkiye'nin AB'ye tam üye olması için bütün gereklerin yerine getirilmesini savunanlar yer alırken, öte tarafta AB'ye doğrudan karşı çıkmasalar bile, dolaylı biçimde karşı çıkan, bu nedenle demokratikleşmeyi AB'nin dayatması olarak görüp erteleyenler yer almaktadır. Çünkü bunlar bu karşı duruşlarıyla bir yerde AB'ye değil, AB üzerinden demokrasiye, insan haklarının geliştirilmesine, hak ve özgürlüklerin genişletilmesine karşı çıkmaktadırlar. Bir de tabi arada kalan ve sonuçta galip gelenin yanında yer almaya yatkın bir kamuoyunu da bu mücadelenin pasif katılımcıları olarak saymak gerekiyor. 

İşte bu nedenle Yılmaz'ın Diyarbakır konuşması önemlidir. Kaldı ki bu Yılmaz'ın ilk çıkışı da değil zaten. Ekim 1997'de başbakan olarak Diyarbakır'a çıkarma yaparken de bu mihval üzere bir çıkış yapmış, bu konuşma biraz tartışıldıktan sonra unutulmaya terk edilmişti. Üstelik o zaman başbakandı ve silahlar susmamıştı. Diyarbakır sıcak bir çatışma atmosferini soluyordu. O günden bugüne iki yıl geçti, bu sefer apayrı bir konjonktürde gene Yılmaz'dan farklı bir ses geliyor: Peki Yılmaz ne yapmaya çalışıyor? 

Gelin önce '97 çıkarmasının bir analizini yapalım, daha sonra ikinci Diyarbakır konuşmasına, yani günümüze dönelim. 

Yılmaz 24 Ekim 1997 tarihinde (tam olarak böyle tasarlamamış olsa bile) özü itibariyle tarihsel ve toplumsal önemi yüksek olan iki temel soruya cevap arıyordu. Sorular şöyle: 

Homojen ve türdeş bir ulus yaratma adına birçok kültürü bir potada zorla eriterek tek bir kültür haline dönüştürme yönteminin sosyolojik açıdan başarılı olması şansı var mıdır? Ya da belli bir projeye dayalı olarak yaratılan bir ulus kendi içinde iç barışı, huzuru, refahı ve demokrasiyi yaşayabilir mi? Bu sorunun cevabını (74 yıl sonra da olsa) Türkiye Cumhuriyeti başbakanının ağzından öğrenelim. 55. Hükümet'in başbakanı Mesut Yılmaz, 24.10.1997 tarihinde Diyarbakır'a giderken bu soruya şöyle cevap veriyordu: "Geçmişte yapılan yanlışlıkların, bazı bağnazlıkların günümüzde hala bir ölçüde devam ettiğini görüyoruz. Sorun aslında bizi aşan bir sorundur. Çok dilli, çok dinli, çok kültürlü, çok etnik yapıya dayalı bir imparatorluktan ulus-devlete geçiş sorunudur. Ama 74 yılına geldi cumhuriyet. Artık bu çocukluk hastalıklarını geride bırakmamız lazımdır" (25.10.1997, Yeni Yüzyıl-Sabah ve Milliyet gazeteleri) 

Gazetecilerin Diyarbakır'a giderken uçakta Yılmaz'dan aldıkları bu yanıt önemlidir; çünkü üstü örtülü de olsa ve biraz utangaçca da olsa, 74 yılın bir özeti gibidir. Bir analizi yapıldığında, bu cevapta şu noktalar öne çıkıyor: 

1) Geçmişte yapılan bazı yanlışlıklara işaret ediyor ve üstelik bu yanlışlıkların bağnazlık derecesinde olduğuna vurgu yapıyor. 

2) Bu bağnazlığın günümüzde hala devam ettiğini kabul ediyor. 

3) Cumhuriyetin alt yapısının çok dilli, çok dinli, çok kültürlü ve çok etnisiteli bir yapıya dayandığı gerçeğinin altını çiziyor. 

4) Bu yapının cumhuriyetle birlikte, yani ulus-devlet modeli ile bozulduğunu; dolayısıyla bunun bir ulus-devlet sorunu olduğunu vurguluyor, ulus-devletin bu çeşitliliği, homojenleştirmeye çalıştığını, asıl sorunun da burdan çıktığını belirtmeye çalışıyor. 

5) Bu durumun bir çocukluk hastalığı olduğunu ileri sürüyor, yani cumhuriyetin ilk dönemlerinde ortaya çıkan bu uygulamanın bir hastalık olduğunu vurguluyor. 

6) 74 yılın, bütün bu yanlışları kavramak için yeterli bir zaman olduğunu ve en önemlisi artık bu hastalıktan vazgeçilmesi gerektiğini öneriyor. 

7) Vazgeçilmesi istenen hastalık, farklılıkları teke indirgeme tutkusu, çabası ve yöntemidir. Bu çaba başarılı olmuş mudur, ya da sonuç vermiş midir? Başbakanın yakınmalarından anlaşıldığı kadarıyla, başarılı olmamıştır. 74 yıldır başarılı olmayan bir çabanın bundan sonra başarılı olması beklenemez. Bu demektir ki; arıtk bu yaklaşımın terkedilmesinin zamanı gelmiştir. 

8) Bu politikayı terk etmeyi öneren bir başbakan olduğuna göre sormak gerekiyor: "Bu kadar doğruyu biliyorsunuz da neden gereğini yapmıyorsunuz?" İcranın başı, Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı (o tarihte) değil misiniz? Bütün bunları biliyorsunuz da, neden hayata geçirmiyorsunuz? Yoksa, başbakanları, seçimle gelmiş hükümetleri ve halkın iradesini engelleyen önüne geçen güçler mi var? Böyle bir "derin devlet" varsa, neden açığa çıkarılmıyor, sığlaştırılmıyor ve asli yerine çekilmiyor? Görüldüğü gibi, sorular soruları doğuruyor ve her soru, bir başka analizin konusunu oluşturacak önemde ve genişlikte görünüyor. 

Başta sorduğumuz sorunun yanıtı ise nettir. Yaşanarak görülmüştür ki, türdeş bir toplum yaratma adına uygulanan eritme rotası politikalarının başarılı olma şansı yoktur. 74 yıllık cumhuriyet uygulamalarında bu başarının sağlanmadığı, 74 yıl sonra (biraz geç de olsa) bizzat cumhuriyetin başbakanı tarafından teslim ediliyor. 

Çözümü de 55. hükümetin başbakanının ağzından dinleyelim: "Çözüm siyasidir, askeri tedbirler siyasi çözümün bir parçasıdır, ama sadece askeri tedbirlerle çözüme ulaşmak mümkün değil. Askeri çözüm diye birşey yok, çözüm her halükarda siyasidir" (25.10.1997, Yeni Yüzyıl-Sabah ve Milliyet gazeteleri) Görüldüğü gibi başbakan çözümün "askeri" olamayacağını vurguluyor. 

Peki o halde nedir çözüm? Başbakan şöyle cevaplıyor: 

"Ulusal devlet vatandaşların dillerine, dinlerine ve kültürlerine karışmamalıdır. Bütün bunlara çok daha çağdaş, çok daha hoşgörüyle yaklaşmalıdır. Bunları mutlaka bir potada eriten devlet değildir, ulus-devlet" (25.10.1997, Yeni Yüzyıl-Sabah ve Milliyet gazeteleri). Aslında başbakan bunları söylemekle; 

1) Devletin çok kültürlülüğe şimdiye kadar hoşgörüyle yaklaşmadığını, 

2) Çok kültürlülüğü bir potada eritmeye çalıştığını kabul ediyor. 

3) "İç savaşlara neden olan böyle bir sorunu kolayca aşmamız gerektiğini" ve bu "çocukluk hastalığının artık terkedilmesi gerektiğini" öne sürüyor. 

Peki bu tutum terkedilmezse, yani sorun çözüme kavuştulmazsa ne olur? 

"Güneydoğu meselesi, Türkiye'nin en öncelikli meselelerinden birisidir. Bu mesele bizim için sadece Güneydoğu'nun kalkınması meselesi değildir. Bu aynı zamanda Türkiye'nin 21. Yüzyıl'da dünyadaki konumunu belirleyecek olan bir sorundur. Türkiye Güneydoğu sorununu çözmeden 21. Yüzyıl'da ne bölgesinde ne dünyada lider ülke, güçlü ülke olamaz" (25.10.1997, Yeni Yüzyıl-Sabah ve Milliyet gazeteleri) diyor Başbakan Yılmaz. 

İşte tam bu noktada Yılmaz'ın ikinci Diyarbakır konuşmasına dönmeden önce koşullara bir göz atalım. Yılmaz 1997 Ekim'inde Diyarbakır'da iken PKK ile güvenlik güçleri arasındaki çatışmalar sürüyor; faili meçhuller, köy boşaltmaları ve her iki taraftan kayıplar devam ediyordu. Ve "düşük yoğunluklu çatışmaya" yılda yaklaşık 10 milyar dolar akıyordu. 

Oysa bugün, PKK'nin lideri hapiste ve silahlar bırakılmış; bunun sonucunda çatışmalar, kayıplar, köy boşaltmalar ve faili meçhul cinayetler yüzde doksan azalmış bulunuyor. Yani göreceli de olsa bir barış ortamı oluşmuş, çatışmalardan dolayı doğan ekonomik maliyetler ortadan kalkmış, Güneydoğu'da nispeten bir canlanma başlamıştır. Daha da önemlisi Türkiye Avrupa Birliği'ne aday üye statüsü ile ilk adımı atmış, bu konuda önemli bir avantaj elde etmiştir. 

Ancak aday üye demek Avrupa Birliği'ne tam üye demek değil elbette. Buna rağmen Türkiye'nin savaş koşullarının ortadan kalkması ile birlikte böyle bir fırsatı yakalaması 21. Yüzyıl'a girerken kendisine önemli olanaklar sunuyor. 

Çünkü bir yandan AB'nin ekonomik, siyasi ve sosyal standartlarından yararlanma sürecine girilmişken, öte taraftan ABD, İsrail kulvarındaki konumuyla Avrasya ve Kafkasya kaynaklarının dünyaya açılmasından (pazarlanmasından) ve bu bakir alanların birer pazar olarak kullanılmasından doğacak olan olanaklardan (hiç kuşkusuz aslan payını başta ABD olmak üzere diğer ülkeler alsa bile) az da olsa pay alma ve ABD aracılığıyla Ortadoğu'daki dengeler üzerinde söz sahibi olma sürecine girmiştir. Türkiye düne kadar bir çevre ülkesi olarak merkezde yer alan ve dünyaya yön verme noktasında bulunan ülkeler ve bu ülkelerin aldığı kararlar üzerine bir etkinliği olmayan bir ülke iken AB süreci, savaşın durması, ABD'nin yedek gücü olması, jeopolitik ve jeostratejik konumu nedeniyle (gene birinci derecede karar mekanizmalarında yer almasa bile) ikinci derecede dinlenecek ülkeler kervanına katılacaktır. Yani artık Kafkasya ve Ortadoğu'nun gelişmemiş üçüncü dünya devletlerinin lideri olma hülyasından, Avrupa'nın gelişmiş ülkeleri kervanına yetişerek (gelişmişlerin eşitlerinden biri olarak) sondan da olsa katılma süreciyle karşı karşıyadır. Ancak Avrupa kervanına katılmak için bazı donanımlara sahip olmak, bazı yenilikleri gerçekleştirmek gerekiyor. Yeni Türkiye'nin önünde uzunca yıllardır bir handikap olarak duran demokrasi ve insan hakları konusunda önemli adımlar atmak gerekiyor. Bu adımları atmanın önemli koşullarından biri de silahtan arınmış olan Kürt Sorunu'nu çözmekten geçiyor. 

İşte Yılmaz'ın Diyarbakır'da yaptığı konuşmanın tarihsel anlamı burada yatıyor. O nedenle birinci konuşmasından 2 yıl sonra Aralık 1999'da ilkine nazaran daha elverişli koşulların oluştuğu bir ortamda "Demokrasi Türk'ün de hakkıdır, Kürt'ün de hakkıdır" (18.12.1999 Milliyet) diyor. Gelinen noktada bütün kesimler demokrasiye vurgu yapıyor. Bu nedenle "bir demokrasiye" ihtiyaç olduğu kesin. Ama nasıl bir demokrasi? Tartışmanın ana eksenini bu soru oluşturuyor. Cevabı ise Kürtlerin de kendilerini ifade ettikleri, hak ve özgürlüklerine kavuştukları bir demokrasi olmalıdır. Yoksa göstermelik bir demokrasi yenilemesi denemesi AB sürecini uzatır, hatta Türkiye'yi dışarda bırakır. Ve yukarıda sözü edilen olanaklar ve yakalanmış olan fırsatlar heba olur. Bu riski Türkiye göze alamaz. O nedenle bu tarihi fırsatı çok rasyonel kullanmak durumundadır. Mesut Yılmaz'ın niyeti ne olursa olsun, deklere ettiği sözlerin işaret ettiği gerçeklik burada aranmalı ve bu yaklaşım desteklenerek geliştirilmelidir. 

Yılmaz, hemen akabinde bu yaklaşımı hayata geçirmek için "OHAL'in kaldırılarak ekonomik ve sosyal bir kuruma dönüştürülmesini, koruculuğun kaldırılmasını, AB sürecinin Güneydoğu'ya yansıtılmasını" (18.12.1999, Milliyet, Radikal) ileri sürmektedir. Ve "Kürtçe TV'den kimseye zarar gelmez" diyerek diğer bazı kültürel adımların atılmasına da ışık yakmaktadır. Kuşkusuz Yılmaz'ın bu yaklaşımları 15 yıllık bir "savaşın" ardından önemlidir. Hele hele bunu söyleyen kişinin iktidarın ortağı bir partinin genel başkanı olması bu sözlerin önemini daha da arttırıyor. Bütün bunlar iyi de; o zaman sormak gerekiyor: Sorun belli, teşhis de doğru, tedavi için önerilen reçete de eksikliklerine rağmen doğru bir perspektife sahip, o zaman hasta ölüme sevk edilmeden, neden tedaviye hemen geçilmiyor? Yoksa bütün bunlar "siyasi rant" amacıyla Diyarbakır'da açıklandı da Ankara'ya gelindiğinde bazı dengeler gözetilerek unutuldu mu (ya da unutuluyor mu?) Biz böyle olmasını umut etmeyiz. Yoksa o zaman bütün bunları söylemenin ne kıymeti harbiyesi kalır? Nitekim 1991'de şimdiki Cumhurbaşkanı, o zamanın Başbakanı olan Demirel de Diyarbakır'a gelip "Kürt realitesini tanıyoruz" demiş ama bu tarihi adımın gerekleri yerine getirilmemişti. O günden bugüne boşlukta sallanan bu söz Türkiye'ye çok zaman ve kaynak ve hatta insan kaybettirmemiş miydi? Belki o gün bu "tarihi" sözün gerekleri yerine getirilseydi bugün bu konuda günümüzde pek de azımsanmayacak bir zaman dilimi olan dokuz yıl daha geride olunmaz mıydı?

(Özgür Bakış - ARŞİV)

Bu haber toplam 1216 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2014 Esenyurt Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim