• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul : 20 °C
  • Ankara : 15 °C
  • İzmir : 19 °C

Laiklik din düşmanlığı mı?

11.08.2013 12:43
Ali Rıza Yılmaz / Yazar

Ali Rıza Yılmaz / Yazar

Laiklik nedir ne değildir?

      En klasik tabiriyle başlarsak; “laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.”. Esasında meselenin özü bu kadarla sınırlı olmasına rağmen Türkiye’de laiklik; din düşmanlığı olarak algılanmakta, insanların hem laik hem müslüman olamayacakları düşünülmektedir…

      Laiklik kelimesi üzerine birazcık araştırma yaptığınızda bir kelimeyle daha karşılaşırsınız. Karşınıza çıkan bu kelime; laisizmdir. Türkiye’de laikliğin eş anlamlısı ya da benzer anlamlısı olarak kullanılan kelime aslında laiklikle alakası olmayan bir terimdir. Laikliği seyir halindeki bir otomobil olarak tanımlarsak, laisizm o otomobilin yoldan çıkması ya da yoldan çıkmaya meyilli olması demektir. 

          Laisizm doktrinal ve pejoratif olmak üzere iki anlamda kullanılılır. Doktrinal anlamda laisizm, laik hareket ve cereyanlara, laik fikir akımlarına bağlılığı ve taraftarlığı gösterir. Pejoratif anlamda laisizm ise bilhassa bazı dini çevrelerde dine aykırı, dine düşmam bir hareket anlamı taşır. (1)

   Yukarıda tanımladığımız kelime tam da Türkiye’deki laiklik tanımını kapsamaktadır. Peki Türkiye’de Atatürk’ün yaptığı laiklik miydi yoksa laisizm miydi?

    Öncelikle Laiklik hukuki bir terimdir. Kanunları dini kitapların değil, insanların koyduğu bir hukuk sistemini ifade etmektedir. Osmanlı İmparatorluğunda şeriat hukuku vardı. Davalık olan konularda Kuran’a başvurulur, mesele orada çözülmeye çalışırdı. Eğer meseleye orada çözüm bulunamazsa hadislere başvurulurdu. Eğer hadiste derdimize çare olamıyorsa bu sefer devreye kıyas girerdi. Kadılar, çaresiz kaldıkları olayları kuran’da ya da hadislerde geçen benzer bir olaya göre kıyaslar ve ona göre karar verirlerdi. Fakat davalı eğer müslüman değilse bu seferde yargı onun dinine göre yapılmaktaydı. Yani Osmanlıda içinden çıkılamaz bir hukuk sistemi mevcuttu ve halk bu sistemden hiç de memnun sayılmazdı.

   Meclis açıldıktan sonra ilk anayasımız hazırlandı ve hukukta bu başıbozukluk biraz olsun giderilmeye çalışıldı. Fakat ilk yapılan düzenlemede halkın yoğun tepkisiyle karşılaşılmaktan çekiniliyordu. Atatürk medeni olabilmek için öncelikle kafaların değişmesinden yanaydı. Kafaların değişebilmesi için bir takım değişiklikler mecburdu… 

   1 kasım 1922’de saltanatın kaldırılması ile, sultan-halife görevini üstlenen osmanlı padişahlık makamı artık sadece halifeliği ifade etmekteydi. T.B.M.M. halife olarak Abdülmecit’i seçmişti. Meclis halifeye, bugün ki diyanet işleri başkanlığı gibi kısıtlı bir yetki vermişti. Halifeden sadece islam reisi olması isteniyor, başka bir sıfat kullanmaması, başka amaçlara yönelmemesi umut ediliyordu. Fakat halife Abdülmecit; “Halifei Resullüllah, Hadimulharemeynişşerifeyn, Abdülmecit Bin Aldülaziz Han v.b. isimleri kullanıyor ve yetkilerini aşan davranışlardan geri durmuyordu. Meclisteki bazı seslerse hukukun halifelik makamına ait olması gerektiğini söylüyor, halifeliği savunuyordu. Hal böyle olunca mecliste başlayan tartışmalar neticesinde 3 mart 1924’te halifelik kaldırıldı. Yani, halifelik islam dinini yok etmek için değil, islam dininin farklı amaçlara emel edilmesini önlemek ve Medeni Türkiye’nin kurulmasına gölge düşürmemek için kaldırılmıştı. Halifelik konusunu İsmet İnönü’nün bir sözüyle kapatıyorum; “Tarihin herhangibir devrinde, bir Halife, eğer zihninden bu memleket mukaddreatına karışmak arzusuna geçerirse, o kafayı behemehal koparacağız.” (2). İ.İnönü halifeliğin neden kaldırılığını gayet güzel açıklamıyor mu?

   Aynı tarihte yürürlüğe giren bir diğer kanunsa tevhidi tedrisat kanunuydu. Bu kanun öncelikle eğitim kurumlarının birleşmesi anlamına geliyordu. Osmanlıda eğitim din üzerine kuruluydu. Fakat bu eğitimde bilime düşman bir tavır içindeydi. Medreselerde her yeni buluş veyahut bilim yasaları dine karşı gelmek olarak algılanıyordu. Bu görüş, bir Osmanlı mirasıydı. ( Küçük bir hatırlatma; matbaa Osmanlıya tam 234 yıl sonra geldi.). Şartlar böyle olunca eğitim kurumları moderleşti ve eğitimdeki dine dayalı öğretim modülü tarihe gömüldü. Yani bu yenilikte din düşmanlığı için yapılan bir yenilik değildi. Tek kelimeyle açıklamak gerekirse mecburiyetti.

   Laikliğin din düşmanlığı olduğunu savunan insanların tartışmaya açtığı bir diğer yenilik ise Şapka kanunuyla başlayan kılık kıyafet düzenlemeleri. ” Mustafa Kemal tatlısu Türk’ü değildi, hür fikirli bir türk inkılapçısıdr. Fes ve şapka demek medeniyet demek olmadığını pek iyi bildiğine şüphe yoktu. Fakat başlık değiştirmenin, din ve iman değiştirmek olduğu gibi batıl inanışlara saplanan ve mıhlanan bir kafaya, hiçbir ileri tefekkür ışığı vurmayacağını da bilirdi. Asıl mesele kafanın içindeki batıl inanışları söküp atmaktı.Bu başlık değil, baş davasıydı.” (2) Geçelim…

  Bir diğer tartışılan konu ise Arap harflerinin kaldırılması hususu. Osmanlı Türkçe konuşan fakat arapça yazan bir imparatorluktu. Denerseniz, göreceksiniz ki Türkçeyi arap harfleriyle ifade etmek hayli zordur. O yüzden Latin harfleri de bir mecburiyettir ve bu da din düşmanlığı olarak yapılmamıştır. ‘

      ” Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Arkadaşlar, bizim güzel ahenkli, zengin lisanımız (dilimiz) yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz. Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle behemehal pek çabuk bir zamanda mükemmel bir surette anlaşacağız ki, Milletimizin yazısıyla kafasıyla bütün medeniyet aleminin yanında olduğunu gösterecektir. Vatandaşlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz. Bütün millete, kadına, erkeğe, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz” 

#Atatürk, 9 Ağustos 1928    Geçelim…

    Yukarıda Atatürk’ün belli başlı devrimlerini açıklamaya çalıştım. Siz de gördünüz ki bunlar din düşmanlığı için yapılan şeyler değildi. Türkiye için bunlar zorunlu şeylerdi. Eğer hala şeriat hukukunu savunan biriyseniz, iki kadının bir erkeğe denk düştüğü, boşanma hakkının sadece kadınlara verildiği v.b… bir hukuk sistemini adaletli diye tanımlıyor musunuz?

    Yazımı bitirmeden önce bir de çok tartışılan bir konuya değinmek istiyorum. Resmi kurumlarda başörtü yasağı bir laiklik zorunuluğu muydu? Aslında değil, o dönemde uygulanan kafaları değiştirme hareketiydi. Yani başörtüsünü serbest bıraktığınızda kemalizme yada laikliğe ihanet etmiş olmuyor, irticaya alet olmuyormusunuz. Laikliği yaşatmanın, irticayla mücadelenin en güzel yönü hukuku korumak ve her türlü taraftan uzakta tutmaktır. Gerisi, insan hakları ihlaline girer. İnsanların ne giyeceğine de, ne içeceğine de kimse karışamaz, karışmamalı…. Yazımı son olarak Eski Fransız Başbakanı M. Edward Herriot’un Ankaraya gelişinde Atatürk’e söylediği sözlerle bitiriyorum. (1933); ” Paşa, size nasıl hayran olmayayım. Ben Fransa’da laik bir program güden, bir hükümet kurmuştum. Bu kabineyi, Papa’nın Paris’teki temsilcisinin yardımıyla papazlar devirdi.Siz ise bir Halife’yi kovdunuz ve geçrek anlamıyla laik bir devlet kurdunuz.Siz, bu taassup havası içinde laikliği bu topluma nasıl kabul ettirdiniz? Dehanızın büyük eseri, laik bir Türkiye Cumhuriyeti yaratmak olmuştur.”(3)

Bu yazı toplam 611 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2014 Esenyurt Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim