• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul : 21 °C
  • Ankara : 12 °C
  • İzmir : 19 °C

Kyoto protokolü neden imzalanmıyor ?

01.01.2014 15:10
Buket Seven / Yazar

Buket Seven / Yazar

Açık Radyo Yayın Yönetmeni Ömer Madra,Türkiye'nin Kyoto protokolünü imzalaması gerekteğinin nedenlerini şöyle anlattı:

Öncelikle sizi tanıyarak başlayabi­lir miyiz?

Siyaset bilimi doktoram var, ama uzman­lığım; uluslararası insan haklan hukuku­dur. Göçmen işçiler hu­kuku üzerine, "Uluslararası Hukuk ve Göçmen İşçiler" kitabım var. İngilizceolarak yayınlandı. Gene o yıllarda dünya­da bu konu üzerine bir kitap çalışması yoktu. Birisi Türkiye'de, diğeri de tırnak içinde dünyada diyebileceğimiz öncü iki çalışmam var. Üniversiteyi YÖK'le bera­ber bıraktım, istifa ettim. Bir süre gazete­cilik ve dergi yayıncılığı yaptım. Açık Radyo'da hem yayıncılık, hem yayın yönetmenliği yapıyorum. Açık Rad­yo, çok ortaklı 9694.9, kolektif bir yapı.

Avrupa'nın iki yüzlü yaklaşımına binaen, atıkların ihracı, bizim gibi gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerin Kıyoto Protokolü'nü im­zalamamaya zorlanmaları, hava taşımacılığındaki emisyon gazla­rının eklenmemesi ve benzer tek­nik konularla ilgili ne düşünüyor­sunuz?

Kendi ikiyüzlülüğümüzü de işin başında ortaya koyarsak iyi olur. Bu konuda in­sanlık, gelişmiş ve gelişmemiş olarak iki­ye ayrılmıyor maalesef. Emperyal geliş­miş ülkelerin, önce Roma, sonra İngiliz imparatorlukları sonra da yeni emperya­list gelişimler olduğu doğrudur.

Gelişme yolunda olan ülkeler de ikiyüzlülükte, ri­yakarlıkta İngiltere'den Avrupa ülkele­rinden ve Amerika'dan pek geri kalmazlar. Türkiye'de bunlara dahildir. Medeni­yet, -çağdaş endüstri medeniyeti diyelim bunun adına- endüstri devrimiyle başla­mış ve enerjiye dayalı bir yaşama biçimi kurulmuştur. Önce kömür, petrol, ben­zin, mazot vs. Şimdi de doğalgaz üzerine kurulu. Bütün çağdaş uygarlığın nimetle­ri de, felaketleri de bu enerji medeniyeti­ne dayalı. Her şeyi sürekli olarak tüket­me arzusuna dayalı bir hayat tarzımız var ve bu dünyanın sonunu getirebilir mi? Tartıştığımız mesele bu.

Küresel ısınma dediğimiz bu konu, ciddi bir tehlikenin eşiğinde olduğumuzu gös­teriyor. Aşağı yukarı 20 yıldır bilim dün­yasının ortaya koyduğu araştırmalar bu­nun tartışılamaz noktaya geldiğini göste­riyor. Bu ister gelişmiş, ister gelişme yo­lunda, isterse ezilme yolunda olan ülke­ler için aynı sonucu verecek. Elbetteki çok büyük bir adaletsizlik de var. Her du­rumda olduğu gibi, bu gibi büyük felaketler, afetlerle baş edebilecek maddi imkanları olmayan, yoksul, teknolojileri sınırlı olan ülkelerin başına patlayacak bu felaketler. Aynı zamanda gelişmiş, zengin, sanayileşmiş ülkelerin içindeki yoksul kesim de bu tehdit altında olup, yok olmaya mahkum olacaklar.

"Çağdaş endüstri medeniyeti, enerji motorlu dünyayı batırıyor"

Sonuç olarak, çağımız insanlığının kendi yarattığı, çağdaş endüstri medeniye­ti, enerji motorlu modern dünyayı batırmaya doğru götürüyor. Hangi fiiller yapılırsa yapılsın, hangi kitaplar yazılırsa yazılsın, ya da siyasetçiler ne derse desin, bu konuda hiç bir tereddüdün olmadığı­na ben inanıyorum, sizin de inanmanızı tavsiye ediyorum. Bu konuyu yaklaşık 15 yıldır takip etmeye çalışıyorum. Ve Açık Radyo'da, kendi programımda, hafta içi her sabah, gittikçe artan bir dozda bu ko­nuyu işlemeye çalışıyorum. Küresel iklim değişikliği tehdidi, önünde durulamayacak bir dalga gibi geliyor ve bunu da git­tikçe artan bir şiddetle görüyorum. Çün­kü şuna inanıyorum ki, (demokrasiye ol­dukça gönül bağlamış bir insan olarak) demokrasi, kendi kaderimizi kendi eli­mizde tutmak anlamına gelen bir kav­ramdır. Öncelikle, kaderimizi kimin, nasıl belirle­yeceği hakkında bilgi edinmek ve bu bil­giyi kamuoyuyla paylaşabilmek oldukça önemli. Medyanın görevinin de bu oldu­ğunu düşünüyorum ve bunun için çalışı­yorum. Dünyanın çok ileri olan, bilimde ilerlemiş ülkesi ABD(hala da öyle), pek çok Avrupa ülkesi, Japonya, Avustralya, Kanada gibi ülkelerde yürütülen araştır­malar, bu sorunun artık tartışmaya ma­hal bırakmayacak şekilde önümüzde ol­duğunu gösteriyor.

Bunu da modellere oturtuyorlar. Aynı şekilde okyanusların dibine çökmüş çö­kelekler, fermantasyonlar, tozlarla, me­sela planktonların dibe çökmesiyle ve onların incelenmesiyle de 100 binlerce yıl önceki iklimi öğrenmek mümkün ola­biliyor. Ağacın gövdesindeki halkaların­dan (mesela kurak yıllarda daha dar hal­kalar oluyor), her yılın iklim değerlerini tek, tek ölçmek ve hatta çalışmayı binler­ce yıl geriye götürmek mümkün olabili­yor. Şimdi bütün bu tekniklerin üzerine de modelleme yapıyorlar ve önümüze oldukça net grafikler ve tablolar çıkıyor.

Bu da bize şunu gösteriyor; karbondiok­sit denen ve sera gazları diye adlandırı­lan, karbondioksit, azotoksit ve 4 gaz da­ha atmosferde asılı kalıyorlar ve bunlar fosil yakıtların (kömür, petrol ve doğal gaz), yakılmasıyla beraber atmosfere sa­lım yapıyorlar. İnsan eliyle gerçekleşmiş bir durum var. Havada asılı duran bu gaz parçacıkları, sera gibi, fanus gibi kapatı­yor atmosferi, güneşten gelen ışınların geri yansımasını engelliyor.

Mesela kar­bondioksit, 100 yıl kadar kalabiliyor. Do­layısıyla şu anda yaşadığımız küresel ısın­ma, aslında daha önceki faaliyetlerin bir sonucu. Şu anda bu karbondioksit ve se­ra gazlarının şahmını durdursak, bütünarabaları, bütün fabrikaları, termik san­tralleri durdursak bile dünya ısınmaya devam edecek. Hele okyanuslardaki ısınma kirlenme belki 1000 yıl daha devam edecek. Çünkü büyük su kütleleri geç ısınıyor.

Dün­ya, dünya olalı görülmüş en yüksek seviye!

Şu anda yaptığımız etki de belki 1000 yıl daha devam edecek. Çok acil olarak ortaya çıkan sonuç şu ki, ta­rihte görülmüş en yüksek karbon­dioksit konsantrasyonları var. Dün­ya, dünya olalı görülmüş en yüksek seviye! "Endüstri Devrimi dediği-miz,1750-1800 yıllarında bu ağır makine­lerin ve kömürün kullanılması ile başla­yan olaydan bu yana karbondioksit par­çacıkları, milyonda 280 parçadan, 380'e çıkmış durumda ve bu sadece insan faali­yetlerinden oluyor.

Doğal seyir değil diyorsunuz...

Elbette değil. IPCC denen Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli, BM nezdinde kurulmuş, bizim de taraf oldu­ğumuz Rio Çerçeve Antlaşması gereği kurulmuş bir kuruluştur. Tarihin gördü­ğü en büyük bilim insanları topluluğu (2500'e yakın çalışıyor), dördüncü ra­porunu da Şubat ayında yayınladı. Çevre­sel sorunlar, %90 ihtimalle insan kaynak­lı. Sözünü ettiğimiz bu fosil yakıt, petrol, kömür ve doğal gaz yakmaktan olan fa­aliyetler diyor. Bu konuda artık bir tered­düt yok. Elbette güneşten, volkanların patlamalarından, dünyanın eksenindeki değişiklik ve oynamalardan kaynaklanan değişiklikler tarih boyunca olmuş ve ola­cak da. Ama şu anda hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde bir konsensüs sağlanmış bilim dünyasında. Kim inkar ediyor bunu? Kâr faaliyetleri sınırlanacak büyük şirketler... Mesela petrol şirketle­ri. Bir de çok büyük kömür ve diğer maden şirketleri var dünyada. Konik olmuyor dağlar artık. Yeni yöntemlerle dağı kesip çok daha kolay çıkartıyorlar kömürü, madenleri. Fakat bu faaliyetler küresel ısınmaya yol açıyor. Küresel ısınmayı en­gellemek için bu faaliyetleri kesmeliyiz ve yenilenebilir, alternatif enerjilere yö­nelmeliyiz.

İşte bunu savunduğunuz za­man o şirketlerin kârları engelleniyor. Bu şirketler, bütün bu sorunların insan yü­zünden olmadığını, güneşteki lekeler­den, çevrimsel belli dönemlerden sonra kıtaların birleşmesinden olduğunu iddia ederek propaganda yapıyorlar. Bu işe büyük paralar yatırdıkları da ortaya çıktı. Özellikle, Irak savaşına da giden sağcı Think-Tang kuruluşları var. Bu kuruluşlarda çalışan bilim adamı kisveli, bir kıs­mı sahiden bilim adamı olan ama sayıları da bir avucu geçmeyen kişilere böyle propagandalar ürettiriyorlar. Son olarak, Charles Pool, İngiltere'de bir film oyna­dı: Küresel ısınma, aslında olmuyor. Gü­neşten kaynaklanan aşırı ısınma sebebiy­le karbondioksit artıyor gibi saçma sapan görüşler ileri sürülüyor bu filmde. Ama orada bulunan bilim adamlarının Ekson Mobil'den bordrolu olduğu biliniyor.

Britanya, Küresel Isınma Kanunu çıkartan dünyadaki ilk ülke

Kyoto Protokolü'nün de imzalanması için çalışan AB'nin 9 Mart direktifi çıktı ki, o da şudur; "Evet, küresel ısınma var­dır. Kapımıza dayanmıştır. Ve tarihin gör­düğü en büyük tedbirleri almak zorundayız..." Tarihi bir karar aslında. Ger­çekten de 2020'ye kadar %20 karbondi­oksit salimini azaltma kararı çıktı. AB'nin 27 ülkesinde bağlayıcıdır bu karar. Türki­ye, eğer üye olsaydı bunları hemen uy­gulamak zorunda kalacaktı.

13 Mart tarihi itibariyle ise Britan­ya, Küresel Isınma Kanunu çıkartan dünyadaki ilk ülke oldu. Yürürlüğe ne zaman girecek bilmiyorum ama Kyo-to'nun çok, çok ötesine giden kısıtlama­lar getiriyor. Çünkü onlar bu durumdan hayalet görmüş gibi kaçmamaya karar verdiler artık. Ve 2050 yılına kadar kar­bondioksit ve diğer sera gazlan denilen salımlara %60 oranında kısıtlama getirdi­ler.

'160 bin kişiyi kim durduracak'

Türkiye tarihinde görülmüş en il­ginç demokratik eylemlerden biri gibi geliyor bu bana. Çünkü bir aydır imza sa­yısı 160 bine doğru gidiyor. Vatandaş kü­resel ısınmanın farkında. Çoğunluğu öğ­rencilerden oluşuyor. Hedef Nisan orta­sına kadar 100 bin imzaya ulaşmaktı, üç hafta içinde 100 bine ulaştı ve 150 bine doğru gidiyor. Çevre bakanlığı diyor ki; "Kyoto Protokolüne taraf olmamız duru­munda, büyük bir finansmana ihtiyacı­mız olacak. Bu da kalkınmamızı engeller. O yüzden taraf olmamalıyız." Yalnız şu ana kadar dünyada olmamış bir sistemi öneriyorlar. Hiçbir bedel ödemeden, hem kalkınma hem de çevreyi korumak mümkün değildir. Eğer bunun modelini kendileri biliyorlarsa bize ve bütün dün­yaya da örnek teşkil edeceklerdir.

"Bu dünya bu enerji kullanımıyla, bu yükü çekemeyecek"

AB neden kendisi yapmıyor da bizden masrafını çıkartıyor? Böyle değil durum hiç böyle değil. Elbette herkes kaçmaya çalışıyor, kabul etmek istemiyor hayat tarzını değiştirmeyi. Ama bu hayat tarzı­nın sürdürülebilir olmadığı da apaçık or­tada. Bu dünya, bu nüfusla, bu ener­ji kullanımıyla bu yükü çekemeyecek, mümkün değil. Bunun sonucun­da her iki kutbun da erimesi, buzların erimesi, hatta dünyanın su merkezlerin­den biri sayılan mesela doğal bir soğut­ma merkezi sayılabilecek Tibet Platosu; dünyanın çatısı denen yer, Asya'nın bü­yük nehirlerinin kaynağı; Brahma, Putra, Ganj olsun, Çin'i besleyen nehirlerin hepsinin kurumasına yol açabilecek. Çünkü eriyor.

Himalaya'lar başta olmak üzere, büyük bir erime var ki, TÜBi­TAK'ın yaptığı araştırmalara göre, Türki­ye'deki buzulların tamamı eridi. İlk önce Konya ovasını vuracak deniyor. Yanılmı­yorsam, Konya ovası Türkiye'nin su ihti­yacının %40'ını karşılıyor ve büyük bir kuraklığın eşiğinde. Sıcaklığın bir derece artmasını önleyemeyeceğimiz anlaşılı­yor. 1750'nin sonu ve 1800'lerde başlamış olan endüstri devriminden bu yana sı­caklık her tarafta artıyor. Bu anlamda kü­resel iklim değişikliğiyle, küresel ısın­mayla ilk savaşı kaybettik. Amaç bunu 2 derece ortalamada tutabilmek.

Çünkü eğer 2 derecede tutamazsak, 3 derece otomatikleşecek ve o zaman her tarafta büyük kuraklıklar, çölleşmeler, seller, beklenmedik yağmurların boşalması, Katrina kasırgasında olduğu gibi büyük sel ve kasırga felaketleri, suların yüksel­mesi sonucunda Bangladeş, Hollanda gi­bi deniz seviyesinin altındaki ülkelerin sular altında kalması gerçekleşecektir. Su bastığı zaman da tarım alanları tuzla­nıyor ve tahıl üretemiyorsunuz. Bir de temiz su kaynaklarını da kaybetmiş oluyorsunuz.

Düşey olarak, deniz seviyesi 1 metre arttığı zaman, mesela 5 milyon KM'lik alanı kapsıyor yatay olarak. Dola­yısıyla ada ülkelerin pek çoğu sular altın­da kalacak, 100 milyonlarca iklim mülte­cisi ortaya çıkacak, 100 milyonlarca açlık tehlikesinden dolayı yer değiştirmek is­teyen insan çıkacak ve bunun nasıl savaş­lara ve korkunç kargaşalara yol açacağını düşünmek bile istemiyoruz hiç birimiz. Irak savaşı, bunun yanında fındık fıstık gibi kalacaktır. Şimdi İngiltere'de muhalefet; "Az çıkart­tınız, (sera gazı salimini azaltma oranı olarak) % 60 yetmez, %80 olmalı" diyor. Hatta % 90 gerekiyor diyenler de var.

Böyle bir tartışma olurken, "Kyoto'yu im­zalamak bizim gelişmemizi, sanayi kalkınmamızı engeller" demek son de­rece saçma. Çevre Bakanlığı, nereden çıktığını hiçbir zaman öğrenemediğimiz bir masraf çıkarttı. Küresel ısınmayla ilgi­li bizim almamız gereken tedbir 20 mil­yar dolara mâl olacakmış. Peki, bu masra­fı 20 yılda mı, yoksa bu senemi ödeyece­ğiz? Bilmiyoruz. Ne yapmak için, nasıl hesaplandı? Onu da bilmiyoruz. Hükü­mete sormak istiyorum. AB'ye 2010 yılın­da gireceğinizi söylüyorsunuz. AB'nin Kyoto'dan çok daha yüksek yükümlülük­leri olacak. Daha çevre taraması bile ya­pılmadı Türkiye'de. Bu masraf belki 40 milyara çıkacak. O zaman yapmayacak mıyız? İkinci sorum ise, Ortadoğu'daki komşularımızdan bir tehdide karşı silah­lanıyoruz, yeni modern uçaklar olan F35'lere 10 milyar dolar harcıyoruz. Peki bu gezegenin gördüğü en büyük tehlike karşısında 20 milyar neden çok geliyor?

"Türkiye de masum değil"

Türkiye, enerji bakımından gelişmesini tamamlamamış, karbondioksit salımı açı­sından masum bir ülke değildir. OECD ülkeleri içerisinde karbondioksit şahmın­da en hızlı artan birinci ülkesi, bir hesaba göre %73, Türkiye'nin verdiği verilere göre %110 artışla eşsiz bir oran. Benim aldığım bilgilere göre ise en hızlı artan dördüncü ülke; Güney Kore, Çin ve Hin­distan'ın ardından. Yine OECD ülkeleri arasında da 13'üncü. Bizatihi küresel ısınmaya yönelik ciddi bir tehdit. Kar­bondioksit emisyonlarının %1,3'ünü salı­yor atmosfere. Yani hiç öyle masum falan değil, ne kendimizi ne başkalarını aldat­maya kalkmayalım. Derhal çok ciddi bir tedbir almak gerekiyor.

Fakat, Corneel Enstitüt for Ekonomik Research isimli bir kuruluş, küresel ısın­manın dünya ekonomisine kümülatif maliyetini açıklamış ki, akıl almaz bir ra­kam. Yıllık maliyet 20 trilyon dolar. Gene bu kuruluşa göre, 2100 yılına kadar ön­lem alınmadığı takdirde, toplam maliyet 2 katrilyon dolar olacak.

Kapital dergisinin son sayısında çeşitli araştırmalardan birinde, 20 trilyon dolar­lık darbeden bahsediliyor. Ayrıca İngiliz hükümeti adına Nikolas Turn'ün yaptığı devasa bir rapor yayınlandı geçen yılın sonunda. O da Dünya Bankası'nın baş danışmanlarından biriydi. Raporunda, tedbir alınmadığı takdirde, dünya eko­nomisinin gayri safi hasılasının %20'si gi­decek diyor. En önemli ve ağır konuyu sona sakladım. James Hansen'den bahsediyorum. Üni­versitesinin başında olan bir adam. Bana sorarsanız, iklim biliminin Ainstean'ı. İlk küresel ısınmayı, terim olarak da söyle­yen, aynı zamanda arkadaşlarıyla beraber ilk modelleyen, çok önemli bir iklim bi­limci. Geçen yıl Amerikan Jeofizikçiler Birliği'nin yıllık toplantısında. "10 yıl sü­remiz var. Eğer dünyanın her tarafında bütün hükümetler hemen tedbir almaya başlamazsa, dünya başka bir gezegen olacak. Modellere sokulamayacak kadar değişik bir şey olacak!" diyor.

Diyelim ki mesela albedo etkisi var. Ya­ni beyaz, güneş ışınlarının %95'ini geri yansıtıyor. Eridikçe altından çıkan kahve­rengi toprak, kaya ya da deniz, tam tersi­ne yansıtmayıp %90 oranında emiyor. Arada muazzam bir fark oluyor. Bu da ısınmayı çok arttırıyor. Isınma arttıkça daha çok eriyor. "Bu da hesaplanamaya-cak bir duruma gelecek" diyor, Hansen. Bunu söyledikten sonra bir yıl geçti, an­cak şimdi tedbir almayı düşünüyoruz. Yani 9 yılımız kaldı. (.....)

Küresel ısınmada çok ciddi bir tehdit var. "Yoktur böyle bir şey! Bu, Türkiye'nin kalkınmasını engeller" demezsek bizim için de bir umut olacaktır.

Bu yazı toplam 472 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2014 Esenyurt Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim