• BIST 107.348
  • Altın 151,590
  • Dolar 3,6566
  • Euro 4,2988
  • İstanbul : 20 °C
  • Ankara : 14 °C
  • İzmir : 23 °C

Irkçılık derken...

20.01.2014 11:39
Cenk Zelyurt / Araştırmacı

Cenk Zelyurt / Araştırmacı

Su kıyısında olan kentler, her zaman celbetmiştir beni, bambaşka bir büyüsü vardır böylesi kentlerin, ister deniz kıyısında, ister nehir kıyısında ister Cenevre gibi bir göl kıyısında olsun. Leman gölünün kıyısında güneşli bir gün... Yenilenerek yeniden hizmete açılan ve İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'ne ev sahipliği eden Palais Wilson'da, bir yandan kantinin pencerelerinden, güneş ışığının göl sularındaki dansını izlerken, bir yandan da, gelecek yıl Güney Afrika'da toplanacak olan Dünya Irkçılık Konferansı hakkında bilgi toplamaya çalışıyorum. 

Dünyanın halen bu en can yakıcı konularından birinin, böyle uluslararası bir konferansın gündem maddesini oluşturması konusunda ABD çok isteksiz davrandı. Ama bunun bir Genel Kurul kararı olması engellenemedi. Şimdi anlaşılan bu konferansın geçiştirilmesi için çaba harcanacak. 

Zaten BM'nin oldum olası Genel Kurulu başka havada, Güvenlik Konseyi başka havada olagelmiştir. Genel Kurulun kararları fiilen sadece birer temenni olma ötesine geçmezken, dünya dengesinin asıl itiş-kakışları, uzlaşma ve uzlaşmazlıkları başka düzeylerde yürümüş, Güvenlik Konseyi de bunun onaylanma ve hayata geçirilme sahası olmuştur. 

Irkçı bir dalga, sanki gezegenimizi kemiren bir kanser gibi yaygınlaşmakta. Sadece Avusturya'dan ibaret değil olay. İşte ABD'de bir Afro-Amerikalı bir genci 42 kurşunla vuran polislerin beraat ettirilmesi olayı... Peki, ya hemen hemen aynı günlere denk düşen ve sistemin benzer refleksini yansıtan Gazi olaylarına ilişkin kararı nasıl yorumlayacağız? "Gazi mahallesinde vurulan gençler zenci mi ki, bunu ırkçılıkla bağlandırıyorsunuz" da diyebilir kimi büyüklerimiz? 

Bir zamanlar Cenevre'de sohbet etme fırsatı bulduğumuz Gündüz Aktan'a göre, bizde ırkçı bir ayrımcılık asla sözkonusu değil. Türkiye'ye karşı yapılan ırkçılık temelli suçlamalar haksız. Asıl Avrupa'nın kendisi ırkçılığın kaynağı. Ve bunu örtmek için, özellikle bize karşı ırkçılık suçlaması yöneltiyor. 

Ama bana göre herkes kendi ırkçılığını örtüyor, başkasınınkini öne çıkarıyor. Bence Gündüz beyin pozisyonu da, kendi eleştirdiği batılılardan pek farklı değil. Onun için, batıda genel olarak göçmen işçilere, bu arada bizimkilere ırkçı bir ayrımcılık uygulanıyor. Ki, buna biz de katılıyoruz. Ama o bizim kendi içkin ırkçılığımızı asla görmek istemiyor. 

Kürtçe dili gerçekliğini bile, farklı ağızların varlığına dayandırarak reddetmeyi nasıl adlandırmalıyız acaba. Yıllarca bulunduğu İsviçre'de Almanya ve Avusturya ile tıpa tıp aynı olan hochdeutsch bir kültür dili iken, belki de vadiden vadiye değişen ağızları, Almanlar'ın bile anlaması mümkün değil. Şimdi Alman dilinin varlığından kuşku mu duyacağız? Ya da İsviçre'deki "ayrılıkçı" Jura eyaletinde konuşulan Fransızca, Fransa'da konuşan ile önemli ayrılıklar gösteriyor. Bu Fransızca yok demek mi olacak? En son gelen habere göre, insanlar artık çocuklarına, "Mizgîn" diye ad koyabilecekler, oluşan Yargıtay içtihadına göre. İnsanların kendi çocuklarına kendi ana dillerinde isim koymalarının bile yasaklanmasını neyle açıklamalı? Niçin, hukukçular, siyasetçilerin yarattığı tıkanmaları, içtihatlar aracılığı ile aşmaya çalışmadan niye bu kadar geç kalıyorlar? Ellerinin altında evrensel hukuk gibi bir olanak varken... 

Rhone nehrinin bana göre terse akan sularını seyrederken, bu düşünceler geçiyor kafamın içinden. 

Rhone nehri dağlardan kopup Leman gölüne dalış yaptıktan sonra, Cenevre kentinin içine doğru yöneliyor, sonra Fransa'nın bir yerlerine ulaşıyor. Hep nehirlerin göl ve denizlere akışına alıştığımız için bu insanda, sanki bu, terse akan bir nehirmiş izlenimi yaratıyor. 

Sanki bizim son 200 yıllık sözde batılılaşma git-gelleri de, bizde sanki terse akan bir nehir üstünde seyrediyormuşuz duygusu doğuruyor. Her neyse. Cenevre Üniversitesi'nin salonlarından birinde katıldığımız toplantıdan sonra, bir Cafe'de oturuyoruz. Arkamızda diğerleri arasında, Lenin'i resmeden bir duvar panosu... Zaten kimler geçmemiş ki, bu Amsterdam gibi, dinsel reform anlayışının merkezi olmuş, zulüm ve baskıdan kaçan insanların soluklandığı kentten? Rousseau da kilisenin baskısından bunaldığında kaçıp bu kente sığınmamış mıydı? Paşa babası Abdülhamit'ten kaçıp Cenevre'ye yerleşen Abidin Dino'nun çocukluk yılları da bu kentte geçti. Ermeni yazarı Aharonyan da Hamidiye Alayları'nın baskısı karşısında dağa çıkan "fedai"leri konu alan öykülerini yüzyıl başında, yine bu kentte kaleme alıp yayınladı. 

Ve öte yanda bir dönem Kızıl Haç'ından, Milletler Cemiyeti'ne kadar dünya politikasında yeri olmuş bir çok kuruluşa ev sahipliği... Cenevre Savaş Konvansiyonu'ndan 1974 Kıbrıs Uzlaşısı'na kadar yığınla irili-ufaklı bir çok uluslararası metine ev sahipliği... Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra İsviçre gibi, bu kentin payına da bir şeyler düştü, "tarafsız"lık statüsünün de fazlaca bir kıymeti-harbiyesi kalmadı. Birleşmiş Milletler'in faaliyetinin genel olarak rutinleşmesinin ruh hali, bu kentteki seksiyonlara da yansıdı. 

Ve şimdi "anılarla" daha bir yüklü vaziyette...

Bu yazı toplam 417 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2014 Esenyurt Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim