• BIST 103.929
  • Altın 147,518
  • Dolar 3,5490
  • Euro 4,1819
  • İstanbul : 24 °C
  • Ankara : 16 °C
  • İzmir : 20 °C

Hazel 2. Bölüm Hikayesi

01.09.2013 19:49
Hazel 2. Bölüm Hikayesi
Bu çocuğun bahsettiği amcası bizim bildiğimiz kral olabilir miydi? Çocuk bana cevap vermedi ve tekrar “muhafızlar” diye bağırdı. Ama gelenler muhafızlar değil Fred ve diğerleri oldu.

“bana cevap vermek zorundasın biz bu dünyaya ait değiliz ve burada kapana kısıldık. Bunun senin amcanla bir ilgisi var mı?” dedim. Çocuk sanki yeni fark etmişçesine etrafına baktı. Daha sonra ayağa kalktı ve şaşkın şaşkın balkondan dışarı baktı. Dışarıda kara şimşekler çakıyor yağmur yağıyordu. Korkunç bir manzaraydı. Çocuk

“burası benim krallığım değil. Beni nereye getirdiniz böyle” diye bağırdı.

“bak” dedim. “biz de burada neler döndüğünü tam olarak bilmiyoruz biz buraya akşamları gelip hayallerimizi yaşıyorduk. Bir gün bize hayallerimizi yaşatan kral ya da adam bizim orda daha fazla kalmamızı söyledi. Ama bizim diğer dünyada bir hayatımız vardı karşı çıktık. O da eğer zorla mutlu olmuyorsanız korkularınızla güçlenirim dedi.” Dedim. Beck araya girdi

“tam olarak bunu demedi”  dedi.

“ne önemi var? Bunu kastetti. Her neyse o konuşmadan sonra burası böyle oldu korkmamız için her şey yapılıyor. Birçok arkadaşımız da öldü.”

“kafası koparılarak” dedi Sally.

“iğrenç” dedi Fred kusacak gibiydi. Sonunda çocuk konuştu

“benim adım Charles Minabalıya imparatorluğunun genç kralıyım babam savaşta ölünce tahta geçtim. Amcam Patrick benim daha genç olduğumu ve tahtı kendi hak ettiğini söylüyordu. Ama annem ve babamın en iyi arkadaşı aynı zamanda ordumuzun komutanı sağ kolumuz Martin buna izin vermedi. Birçok kez suikaste uğradım öldürülmeye çalışıldım ve bu uğurda Martin öldü. Zaten o öldüğünden beri daha da korkuyorum. Muhafızlarım var ama onlara Martin kadar güvenemiyorum. Amcam için kara büyüye bulaştığı söyleniyor. Başka dünyadan çocuklar toplayıp bir boyutta oynatıyormuş ve bunun sayesinde güçleniyormuş.” Dedi.

“bak benim adım Hazel amcanın topladığı çocuklardan biriyim. Amcan bizimle oyun oynuyor biz korktukça ve üzüldükçe amcan güçleniyor ve sen şuan amcanı çocukları oynattığı dünyadasın.” Dedim. Çocuk inanmak istemiyordu.

“hayır, burası orası olamaz amcam o kadar güçlenemez yani beni ışınlayacak kadar. Ah hayır. Şimdi kesin tahta geçmiştir.”

“amcanın isteği tahta geçmek seni yok etmekti değil mi?” diye sordum.

“evet, sanırım” dedi.

“peki, seni başka bir dünyaya ışınlayacak kadar güçlenmiş hala bizden ne istiyor?”

“kara büyü böyle bir şeydir. Bir kere girdin mi hep daha fazlasını istersin. Daha güçlü olmak için sizi kullanıyor istediğini elde etmiş olsa da daha fazlasını istiyor.” Dedi Charles. Arkadan biri

“buranın bir kütüphanesi olmalı bize gösterebilir misin tabi senin sarayınsa” dedi. Charles

“tabi beni izleyin” dedi ve peşinden gittik. Bir koridor boyunca yürüyorduk o sırada Charles bir an durdu ve solundaki odaya girdi burası kütüphane değildi bir kadının yatak odasıydı. Charles

“annemin odası” dedi. Gözleri dolmuştu ama gülüyordu. Yatağa doğru gitti orada biri yatıyordu. Charles yavaşça örtüyü açtı yeşil gecelikli bir kadın sırt üstü yatıyordu. Ölü gibiydi. Charles elini annesinin şah damarının üzerine koydu ve “anne!” diyerek bağırdı. Bütün saray inlemişti Charles öyle içten bağırmıştı ki nerdeyse ben bile ağlayacaktım. Charles’a kütüphaneyi sormayı akıl eden çocuk

“Sarayda bizden başka herkes ölü. Şimdiye kadar bir sürü ölü muhafız ve hizmetkâr bulduk.” Dedi. Ağlamamak için kendimce konuyu değiştirerek ona adını sordum

“Ali” dedi. Kısa ve hoş bir isimdi.

“Ben de Hazel. Nerelisin?”

“Mısır” dedi. Çok konuşmadık uzun bir çocuktu ve kalıplıydı da ama yuvarlak gözlükleri onu komik gösteriyordu. Sanki ona küçük gelmişlerdi.

Birkaç saate kütüphaneye vardık. Sabah olana kadar kitaplara baktık ama sabah olmadı. Bütün kitaplara tek tek baktık ama kara büyüyle ya da boyut değiştirmeyle ilgili bir şey yoktu. Charles sarayın şifacısında kitap bulabileceğini söyledi o bilge bir kişilikmiş. Biz de son çare şifacının odasına gittik. Fareler, örümcekler ve güvercinler vardı içerisi çok pis kokuyordu. Bir sürü otlar kazanlar kaşıklar vardı. Oda darmadağındı. Odanın içinde masaya kafasını koymuş muhtemelen ölü uzun kır sakallı bir adam vardı. Charles bir dolap buldu. İçi kitap doluydu ama kitapların çoğu otlar şifalı bitkilerle ilgiliydi. Charles

“buldum!” diye bağırdı. Eliyle masanın üzerindekileri yere fırlattı ve kitabı masaya koydu. Siyah kapaklı kitap üzerinde kara büyü yazıyordu. “biliyordum şifacının bu işlerle ilgilendiğini biliyordum. Yoksa zaten o ölümcül yaraları nasıl iyileştirebilirdi ki” dedi kendi kendine. Kitapta boyut yaratmakla ilgili bir kısım vardı. Bir büyücü olduktan sonra bir bal kabağının içine eşek kalbi konur büyülü sözler söylenir. Eşek kalpli kabak bir küreye dönüşür ve küreden yeni yaptığın dünyayı seyredersin. Küreden dünyanın kalıcı yerlerini inşa edersin birkaç ev gece lambası bir meydan. Kitap bu şekilde tarif ediyordu. Şu kralın artık ona Patrick demeliyim hiç hayal gücü yokmuş çünkü kitaptaki örneklerden başka bir şey yapmamış. Kitapta yapılan dünyanın bir zayıf noktası olduğunu o dünyadan kaçmak için bir kapı olduğu yazılıydı bu kapıyı iyi bir yere saklamalısınız diye not düşülmüştü. Ali

“siz şu Patrick’in yerinde olsanız şu kapıyı nereye koyardınız?” diye sordu. Zekiceydi empati kurarak kapının yerini bulabilirdik.

“ben onun yerinde olsam meydana koyardım orada olacağı kimsenin aklına gelmez belki o evlerden birinin kapısıdır.” dedim. Beck her zamanki ukalalığını yaptı.

“meydana koymak kimsenin aklına gelmez diyorsun ama senin aklına geliyor bence orayı boşa aramayalım” dedi.

“daha iyi bir fikrin var mı?” diye bağırdım. Sally araya girdi

“kavga etmenin bir anlamı yok. Üstelik meydan güzel fikir başka fikir olmadığına göre gidelim.” Dedi.

Meydandaki kapıların hepsini teker teker açtık kilitli falan değillerdi. İçeride de yaşayan yoktu. Bütün evlere baktık ama hiç birinde değildi. Gün boyu Ali’nin yanından ayrılmayan küçük bir kız vardı Ali’ye de benziyordu. Sanırım kız kardeşiydi. Korkmuş görünüyordu. Ali’ye bir şeyler söyleme çalışıyordu ama Ali sürekli onu tersliyordu.

“senin adın ne bakalım?” dedim.

“Tuğba” dedi utangaç bir tavırla.

“Ali senin abin mi?”

“evet”

“peki, ona ne söylemek istiyorsun?”

“şu Patyik’in kapısı” ismini söyleyememişti “meydandaki kulenin kapısı olabilir” dedi. Bu çok akıllıcaydı nasıl benim aklıma gelmemişti.

“aferin sana” diye sevinçle bağırdım ve koşarak meydandaki saat kulesinin kapısını açtım. Havuzda olduğu gibi orada da bir girdap gibi dönen mavi bir su vardı ama dikti. Ali

“Onu bulmuşsun” dedi sevinçle.

“hayır, onu kardeşin buldu” dedim. “Bu kapı nereye açılıyor Charles?”

“muhtemelen benim yaşadığım ülkeye hadi ama önce üstünüze biraz daha da insancıl şeyler giydirelim. Bu şekilde halkın arasında çok dikkat çekersiniz” dedi Charles. Haklıydı onlar ortaçağ dönemlerindeki gibi yaşıyorlardı ve kıyafetlerimiz onları şaşırtabilirdi. Louis adında bir çocuğu meydanın kapısında bıraktık ve saraya gidip üstümüzü değiştik. Hizmetçilerin günlük kıyafetlerini giydik çünkü ihtişamlı elbiselerle de çok fazla dikkat çekerdik. Üstümüzü değiştirdikten sonra kapıdan geçtik Louis de geçtikten sonra üstünü değiştirdi. Bu arada Louis İspanyol’muş kıvırcık siyah saçlara ve çillere de sahipti.

Kapıdan geçtiğimizde bir ormanda araba yolundaydık. Çok geçmeden bir atlı araba geldi. İçindekilere ormanda kaybolduğumuzu söyledik ve bizi şehre bırakmalarını rica ettik. Charles’ın bir planı var gibiydi ama bizimle paylaşmıyordu. Geldiğimiz şehir başkent değildi bu yüzden yolculuk etmemiz gerekti. Charles amcasından intikam almak istiyordu ama doğruca saraya gitmek bize bir şey kazandırmazdı. Başkente yolculuk sırasında onu durdurdum ve

“bak eğer bir planın varsa bizimle paylaşmalısın. Doğruca başkente gidiyoruz bunun bize ne gibi bir faydası olabilir ki?” dedim. Charles

“ben yalnızca amcamdan intikam almak istiyorum. O sevdiğim herkesi öldürdü.”

“şimdi de seni mi öldürsün istiyorsun?”

“tamam, Hazel başkent de biz dikkatini çekmeyiz. Oraya vardığımızda bir plan yaparız.” Dedi karşı çıkmadım. Gün boyu tarlaların arasında yolculuk yaptık ormandan geçtik ve gün batımında başkente geldik. Bu kabarık elbiselerle yürüyerek yolculuk gerçekten çok zordu ve artık saçlarım fırlayacak gibiydi. Saçlarımı düzleştirmem gerekiyordu.

Başkent de kalabilmemiz için Charles birini tanıyordu. Başkentin kadısı (hâkimi) hem kraliyete sadık hem de her zaman adaletten yana birisiydi. Sarayda yaşamadığından ölmemişti ve bize o geceyi geçirmemiz için yardımcı olabilirdi. Kapıyı çaldık açılır açılmaz yaşlı adam şaşkınlık içerisinde Charles’ın önünde eğildi. Charles omzuna dokundu ve yaşlı adam doğruldu

“kralım yaşıyorsunuz” dedi adam sevinçle. Charles

“evet, Optiplaryus bu gün arkadaşlarım ve benim kalacak yere ihtiyacım var.” Dedi. Adam çok sevinmişe benziyordu. Bizi hemen içeri aldı. Evde bir de yaşlı bir kadın vardı eşi olmalıydı bize çay ve çok ince bir dilim ekmek verdi. Bu kadar insan olunca tek çare ekmeği bıçakla ince dilimlere ayırmak olmuş olmalıydı. Yaşlı adam ve kadın ne bir şey yiyor ne de içiyordu. Onların biz gelmeden karınlarını doyurmuş olmalarını umdum çünkü onlara bizden sonra yemek kalmamış olabilirdi. Kadın ve adam çok iyi birilerine benziyordu. Bu kadar kişi olmamıza rağmen kadın geldiğimizde ne şaşırmış ne de yüzünü buruşturmuştu. Evin salonu oldukça küçüktü ve yirmi bir kişi salonda sıkışmış durumdaydık. Charles

“ey kadı Optiplaryus bana yol göster tahtımı nasıl geri alabilirim?” dedi. Optiplaryus

“artık bana kadı dememelisiniz kralım çünkü amcanız yeni kanunlar ve bunları uygulayacak kadılar getirdi.”

“o zaman sen de bana kral dememelisin Optiplaryus çünkü amcam da benim tahtımı elimden aldı” yaşlı Optiplaryus büyük bir kahkaha attı

“peki, sen evlat tahtını geri almak o kadar kolay değil. Amcan çok büyük bir güce sahip oldu. Onu yenmen çok zor olacak. Saraya girip amcanı öldürmen gerek. Bunu ancak o uykudayken başarabilirsin.”

“hayır, ne olursa olsun ben onu öldürmek istemiyorum.”

“başka şansın yok evlat. O kara büyüye bulaştı öldürülmeden durdurulamaz.” Dedi Optiplaryus.

“ve bu işte yalnız değilsin Charles biz senin yanında olacağız.” Dedim öne çıkarak. Ali

“o zaman o adamı bu gün haklayalım. Öldürmeden önce bizim nasıl dünyamıza gideceğimizi öğrenmemiz lazım tabi.” Dedi. Optiplaryus

“hayır, bu gün uyuyun yarın akşam saraya gidersiniz çok yorgunsunuz.” Dedi. Kimsenin karşı çıkacak durumu yoktu çünkü çok yorulmuştuk. Optiplaryus’ un eşi yerlere yer yatağı serdi ve uyuduk.

Ertesi gün öğleye kadar uyumuşuz. Yorgunluğumuzu üzerimizden atmıştık. Kahvaltı için bir havuç bir dilim ekmek ve kibrit kutusu büyüklüğünde peynir yedik. Bu insanlar çok iyiydi. Bizim için kim bilir kendileri yemek yemiyordu. Akşama doğru yola çıktık. Daha rahat bir şeyler giymiştim örneğin altıma pantolon gibi çünkü bir savaşa kabarık etekli bir elbise ile gidilemezdi. Evet, bunu bir savaş olarak görüyordum çünkü şu amcayı ve ona ulaşa bilmemiz için kim bilir kaç muhafızı öldürecektik. Saraya vardığımızda bir plan kurduk. Sarayın ikinci kat balkonundaki muhafızı okla öldürüp yere düşmesini sağlayacaktık bu işi Sally saraya uzak bir tepeden yapacaktı. Düşen muhafızın başına diğer muhafızlar üşüştüğünde ve oku atanı aramaya çıktıklarında. İçeri girecektik. Bu arada Tuğba’yı Optiplaryus’ da bırakmıştık çünkü o daha çocuktu.

Planımız çok güzel ilerliyordu. Saraya girmeyi başardık. Bir şekilde yatak odasını bulduk ama yatak boştu. Taht odasına daldık Patrick yani Charles’in amcası taht da oturuyordu. İçeri girer girmez etrafımızı muhafızlar sardı. Patrick pis bir kahkaha attı ve

“merhaba sevgili çocuklar. Ne kadar da safsınız taht odasında muhafız olacağı aklınıza gelmedi mi?” dedi. Charles

“uyuyor olsaydın işimiz daha kolay olurdu.” Dedi.

“ah hayır ben artık uyumuyorum. Çünkü kendimi bir vampire çevirdim ve artık o elinizdeki kılıçlar beni öldürmeye yetmez. Daha basit bir şey olmalı ah mesela bir kazık. Muhafızlar Charles’ı zindana atın yarın halkın önünde idam edilecek. Diğerlerine ise işkence edin hala onların acıları ve yoğun diğer duygularıyla güçleniyorum.” Dedi. Muhafızlara karşı koyamadık. Çok fazlalardı.

Yediğim kırbaçlardan bayılmış olmalıyım ağzımdan kan gelmiş saman ve kum bir zeminde yatıyordum. Gün ışığı küçük pencereden içeri giriyordu. Zindanda yalnızca ben yoktum Charles dışında hepimiz oradaydık. Hepsinin durumu benimle aynıydı. Ama burada acı çekerek öylece bekleyemezdik. Bu gün Charles idam edilecekti. Ayağa kalktım kalkar kalkmaz Fred beni kolumdan tuttu ve yanına oturttu. O beni çekmese büyük ihtimalle zaten ben yere düşecektim. Fred kulağıma fısıldadı

“yapabileceğimiz hiçbir şey yok.” Dedi. Olmalıydı buradan bu zindandan ve bu dünyadan çıkmalıydık. Charles’ı kurtarmalıydık. Burada oturup her gün kırbaçlanamazdık.

“burada oturup kırbaçlanmayı mı bekleyeceğiz?” dedim.

“başka şansımız yok onlar çok güçlü” dedi Fred. Haklıydı da. Birkaç saat kırbaçlanmaktan olsa gerek Fred’in omzunda uyudum. Sonra bana

“çok güzel uyuyorsun” dedi. Bu iltifatına karşılık verebilirdim yakışıklı bir oğlandı ama başka bir dünyada kısıtlı kalmıştık ve bizim acılarımızdan güçlenen bir adam vardı. O sırada bir muhafız geldi. Ufak tefekti ve giydiği zırhlar ona büyük olmuştu. Kapımızı açtı bizi kırbaçlamak için götüreceğini düşündüm ama neden tek başına gelmişti biz daha çok kişiydik ve onu alt edebilirdik. Belki de ne kadar yorgun olduğumuzun farkındalardı. Muhafız kapıyı açtı ve içeri girdi. Bize yaklaştı ve

“ben Optiplaryus’un oğlu Zhang sizi kurtarmaya geldim” dedi. Daha sonra o an fark ettiğim ayaklarımızdaki zincirleri çözdü. Daha sonra bizi birkaç muhafızın önünden geçirdi. Muhafızlar

“neden onları tek başına götürüyorsun?” diye sordular. Zhang

“ben yeniyim işi öğrenmem için sanırım” dedi. “eğer bana bir şey yaparlarsa siz varsınız” muhafızları atlattıktan sonra sarayın mutfağının malzeme alma kapısından sebzelerin indirildiği bir at arabasına bindik. Sarayın içinde yürümekten öyle yorulmuştum ki at arabasında uyumuşum. O kırbaçlar beni çok yormuştu. Uyandığımda Optiplaryus’un evindeydik.

“bir oğlun olduğunu bilmiyordum.” Dedim. Optiplaryus

“hayırsızın tekidir. Bir işe yaradı işte. Siz geldiğinizde odasından inip bir hoş geldiniz demeye bile tenezzül etmedi. Allah da bana böyle bir çocuk vermiş ne yaparsın.” Dedi. Optiplaryus ve eşi çok yaşlıydı ve bu durumda çocuğu oldukça geç yapmış olmalıydılar çünkü çocuk bizim yaşlarımızdaydı. Zhank yani çocuk

“baba ödevlerim vardı aşağı inemedim. Neden hep ön yargılı davranıyorsun ki?” dedi.

“ödevlerin çok umurunda ya okula bile gitmiyorsun.” Diye bağırdı. Zhank sinirle dışarı çıktı ve kapıyı sertçe kapattı. Optiplaryus devam etti “şimdi sizi her yerde arıyorlardır. Buralardan gitmelisiniz.” Dedi.

“peki, Charles onu da kurtardınız değil mi?” dedim.

“hayır, bu gün öğlen on iki de meydanda öldürülecek.” Dedi hüzünle.

“Charles ’in hayatı tehlikede ve sen bizden gitmemizi mi istiyorsun?” dedim. Optiplaryus

“halk içinde bir isyan çıkarmayı düşünüyoruz Charles’ ı kurtaracağız ve belki Patrick’ ı buradan gitmeye ikna edebiliriz. Bu diyar halka ait.” Dedi. “sizi erkek kardeşim Polaris’ e göndereceğim o ormanda yaşıyor orada güvende olursunuz ve biz yer altına bir şehir inşa ettik. Eğer bir şeyler ters gider isyanın sonu güzel olmazsa oraya sığınacağız. Polaris bilge biridir belki kendi dünyanıza gitmenize yardımcı olabilir. Buranın sorununu siz düşünmeyin sizin zaten başınızda bir sürü dert var.” Dedi ve Optiplaryus’ un eşiyle ormana çıktık. Daha ormanın girişindeydik ki Zhang ile karşılaştık bizi görür görmez gözyaşlarını sildi ve bizimle göz göze gelmemeye çalışarak.

“demek gidiyorsunuz” dedi. Annesi

“evet, gidiyorlar onları amcana götür senin götürmen daha iyi olur ben babanla kalayım.” Dedi ve Zhang ile ormanda yürümeye devam ettik. Zhang çok beyaz tenli bir çocuktu kestane rengi saçları vardı ve yüzü o kadar solgundu ki sanki bir hastalıktan ölecek gibiydi. Çok zayıftı bir kolu benimkinden bile inceydi. Ama sanki hep hüzünlü bir çocuk gibiydi. Ormanda yaklaşık iki saat yürüdükten sonra bir ağaç kavuğunun içine girdik. Oranın içine bir ev döşenmişti. İçerisi Optiplaryus’un salonundan daha büyüktü.Her şeyiyle güzel bir yerdi. Şu Polaris denilen adamın bizi dünyamıza gönderebilmesini umuyordum. Ama bir yandan kalıp halkın direnişine yardım etmek istiyordum. Polaris Optiplaryus’a çok benziyordu. Uzun ağarmış sakalları vardı. Yüzünde yaşlılıktan lekeler oluşmuştu ve gecelik gibi beyaz uzun bir elbise giyiyordu. Polaris

“hoş geldiniz çocuklar” dedi.

“buraya geleceğimizi nasıl bildiniz?” dedim çünkü telefonun icat edildiğini sanmıyordum.

“beyaz güvercinlerim. Onlar çok işe yarıyorlar. Demek Petric’in oynattığı çocuklar sizlersiniz. Sizi kendi dünyanıza geçmenizi sağlayacak şeyi sanırım biliyorum.” Dedi. Aramızdan biri

“nasıl ?” diye bağırdı. Polaris

“ben aslında kara büyü ile savaşan bir gizli örgütün üyesiyim. Önce kara büyüyü öğrendik sonra ülkenin dört bir yanına gönderildik ve kara büyü ile uğraşanlara karşı savaştık. Kara büyüde zararsız birkaç büyü de var onları da işlerimizi kolaylaştırmak için kullanırız. Sarayda kitabını bulduğunuz şifacı da örgütün bir parçasıydı ama görevini yerine getiremedi. Kara büyüden insanları koruyamadı çünkü Patrick’ e karşı koyamadı tabi sizin sayenizde. Dünyaya gitmeniz iyi olacak hiç olmazsa Patrick daha güçlenmez. Dünyanıza gitmenin yolu bir karışım. Karışımı içecek ve buraya geldiğiniz gibi uykuya dalarak dünyaya gideceksiniz. Dünyanıza giderken ölebilirsiniz bunun nedenini bilmiyorum ama bunu yapmak zorundasınız.” Dedi. Daha sonra karışımı hazırlamaya başladı kazana birkaç ot attı. Birkaç farklı sıvı döktü. Anlam veremediğim vıcık vıcık şeyler. Saat on ikiye beş vardı. Beş dakika sonra halk direnişe başlayacak Charlie‘yi kurtaracaklardı. Onunla vedalaşmadan gitmek çok üzücüydü. Belki de eve gidemeden ölecektim.

“hey Polaris acaba şu direnişin sonu görüp gitsek yani belki bizim de bir yararımız dokunur. Mutlu sonu görmek istiyorum.” Dedim.

“bak kızım siz burada olduğunuz ve yoğun duygular yaşadığınız her an o Patrick denen adam daha da güçleniyor. En kısa zamanda gitmeniz en güzeli.“ dedi Polaris. Hepimiz karışımı içtik. Ağızım, yemek borum ve midem hepsinin yandığını hissettim. Bağırsaklarım en kötüsü oydu. Öyle büyük bir sancı girmişti ki o bölgeye bu acıyı çekmek yerine kırbaçlanmayı tercih ederdim. Sonra ellerim kayboldu yavaş yavaş tüm vücudum yok oluyordu. Polaris

“buradan yok olup orada tekrar oluşacaksınız” dedi. Sonra hüzünle ve sessizce “umarım” dedi.

Bu haber toplam 650 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2014 Esenyurt Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim