• BIST 107.348
  • Altın 151,590
  • Dolar 3,6566
  • Euro 4,2988
  • İstanbul : 20 °C
  • Ankara : 14 °C
  • İzmir : 23 °C

Bardağın boş kısmına bakmak insanı mutsuz eder

25.01.2014 02:39
Buket Seven / Yazar

Buket Seven / Yazar

Bugün olduğu gibi geçmişte de tartışmalar, kavgalar, oyunlar, yalan söylemeler her zaman olmuştur. Ama insanoğlu söz konusu hoşa gitmeyen kavramlarla yaşamayı öğrenmelidir ve ona göre tedbir almalıdır. 
 

Eğer mutlu olmak istiyorsak  ister dost ister düşman olsun herkes ile iyi geçinmeyi öğrenmeliyiz. Bu konuda  Peygamberimizin bir  sözünü  aktarmak istiyorum. Peygamber Efendimiz  diyor ki “ bir insanla kavgalı olduğunuzda onun hakkında ileri geri konuşmayın, hakarete varan sözlerden sakının olur ya bir gün barışırsınız. Dost olduğunuz kişilere de çok önemli sırlarını verme olur ya bir gün kavga edebilirsiniz” Peygamberimizin  bu güzel ve anlamlı cümlelerinden şunu anlıyorum. İster dost olsun, ister düşman olsun,her insana  mutlaka bir mesafe konulmalıdır. 


Günümüzde seçim çalışmalarında liderlerin aşırı derecede birbirlerini suçlamaları, birbirlerine iftira atmada yarış halinde olmaları hem kendilerini hem de  seçmenleri, çok fazla üzmüştür. Seçmen olarak ben de üzüldüm. Öyle anlaşılıyor ki liderler birbirleri arasında bir mesafe koymalıdırlar. Birbirlerini aşırı derecede suçlayan lider ve milletvekillerinin aynı çatı altında otururken birbirlerinin yüzüne nasıl bakacaklarını çok merak ediyorum. Hasmane bir davranış içinde bulunan siyasilerin, bir hafta sonra kalbini kırdığımız insanlarla dost olabileceğimizi düşünebilmeleri gerekirdi. Ama kırıcı üslup kullanarak mutsuzluğun kaynağını teşkil edecek şekilde davranışların  aydınlar arasında daha çok olduğunu düşünüyorum.


Düşüncemi doğrulayacak şekilde çok sevdiğim bir öğrencimin yazmış olduğu hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.


Mustafa DURAN


“Öğleden sonra günün yorgunluğu beyinlere sinmiş, öğrencilerim mayışmış durumda. Ben de konuşmaktan ve ayakta durmaktan bel ağrıları ve çene kasılmalarıyla kıvranırken kapı çalınıyor. Gelen nöbetçi öğrenci. Okul müdürünün beni istediğini söylüyor. Hemen gelmem gerektiğini ayrıca ekleyip gidiyor. Sınıfı başkana emanet edip koridora çıkıyorum. 


Kafama binlerce düşünce hücum ediyor. Gergin geçen teftiş olayından sonra üstü kapalı tehdidim işe yaramış olmalı ki geçen süre içinde herhangi bir komploya maruz kalmadım. Ama ne olur ne olmaz deyip dikkatimi toplayarak odasına dalıyorum. İçeride Tanju Bey var, hani şu cellatlarımın fikir babası. Beni görünce susuyorlar. Tanju Bey öğretmenler kurulunda ağzının payını aldığından beri benimle münakaşaya girişmiyor. Hoş münakaşaların galibi olmaz, sadece aradaki çizgiler derinleşir ve kılıçlar yeniden bilenir, yeni stratejiler belirlenir. Ama bunlarınki farklı, sustukça azan ve üzerine gelen cinsten. Ağzının payını verdikten sonra açıktan saldırmaya başladılar ve dalkavukça dostluk gösterilerini bir kenara bıraktılar. Dostumu düşmanımı bu sayede öğrenmiş oldum.


İşte yine onlarla karşı karşıyayım. Bakalım ne yumurtlayacaklar. Derken Müdür Bey konuşmaya başlıyor.


-Hasan  Bey!
-Buyurun hocam!
-Yıl sonunda koordinatör okullar olarak yapılacak seminer toplantısında okulumuza da iki konu verilmiş. Konular “Eğitimde Metodun Önemi ve Öğretim Metotları” Yapmacık bir gülümsemeyle ortamı iyice yumuşatmaya çalışıp devam ediyor. Bu konuda en genç ve becerikli sizsiniz. Siz de uygun görürseniz bu görevi Tanju Bey ile size vermek istiyoruz. Seminerde konunun birini öğretmen arkadaşlara siz sunarsınız, diğerini de Tanju Bey.


Lafı geveliyor “Yapar mısınız? Eder misiniz?...” ricalar birbirini takip ediyor. Dikkat ediyorum da, bir müdür gibi emredemiyor. Sıkılıyorum ve basit bir şeymiş gibi kafamı hafifçe yukarı dikip fısıldıyorum. “Hallederiz hocam, kolay bir iş.”


Müdür rahatlıyor ve bir jest yapmak istiyor
-Hangi konuyu almak istersiniz Hasan Bey?
-Öğretim Metotlarını ben anlatabilirim.


-O zaman, Tanju Bey önce bir giriş yapar ve ardından konuya siz devam edersiniz.
Kabul ediyor ve sınıfa dönüyorum. Müdür odasıyla sınıfı yan yana olan Tanju  Bey’in sınıfından gürültüler ve bağıra çağıra şarkı söyleyen öğrenci sesleri geliyor. Sınıfa girdiğimde zil çalmak üzere olduğundan kısa bir iki test sorusunu cevaplandırıp çıkıyorum.


İki hafta sonraki seminere, üniversitede Ahmet Yaşar Bey’in derste yazdırdığı notlarla hazırım. Ne olur ne olmaz diye, çalışmanın altına bir de Halit Ertuğrul’un Öğretmenin Başarı Kılavuzu kitabının bibliyografyasını yazıyorum. Konuyla ilgili bilgilerim taze olduğu için metotların uygulanmasındaki aksaklıkları gidermek için alınacak önlemlerle ilgili örnekler topluyorum arkadaşlardan.


Beklenen gün geliyor ve koordinatör merkezi olan okulun konferans salonundaki yerlerimizi alıyoruz. Protokolde Teftiş Kurulu Başkanı Bünyamin Bey ile Müfettiş Oral Bey koordinatör okul müdürleriyle beraber oturuyor. Dört okuldan, ikişerden, toplam sekiz konuşmacı sahneye kurulmuş masadaki yerlerini alıyorlar. Teftiş Kurulu Başkanının onayı ile saygı duruşu ve İstiklâl Marşından sonra Tanju Bey konuşmaya başlıyor.


Giriş bölümünden sonra her zaman yaptığı gibi işi çarpıtıp sendikacılığa döküyor ve slogan atar gibi konuşmaya başlıyor. Ne anlattığı anlaşılmıyor. Daldan dala atladığından kimse bir şey anlamıyor, anlamadığı için soru soran da yok. 


Konuşma kürsüsüne geçtiğimde heyecandan dizlerim zangır zangır titriyor. Ağzım kuruyor ve heyecandan nefesimi ayarlayamadığımdan yer yer tıkanıyor, boğulacakmış gibi oluyorum ve kelimeler yamuk yumuk çıkıyor ağzımdan. İçimden tekrar tekrar besmele çektiğimden zamanla toparlanıyorum. Elimdeki notları kürsünün üzerine bırakıp iki elimle kürsüyü kavrıyorum. Sağ dizimi hafifçe büküp ayakkabımın ucunu yere birkaç kez vuruyorum. Darbenin şiddetinden canım yanıyor ve vücuttaki kan dolaşımı düzelir gibi oluyor. Bütün bunlar olurken gözüm kimseyi görmüyor. Sadece elimdeki notlar ve konuşma yaptığım mikrofon  beni ilgilendiriyor. 


Aradan birkaç dakika geçtikten sonra protokol sırasında bir hareketlilik seziyorum. Oral Bey elindeki deftere çeşitli notlar alıyor. Beni dikkatle dinlediğini fark ettikten sonra içimden dualar etmeye devam ediyorum. Takrir metodunu bitirdikten sonra  “Meselâ” deyip bir örnek veriyorum. Örnek biter bitmez Oral Bey söz hakkı istiyor. “Buyurun hocam!” diyorum. Bozuk Türkçe’siyle konuşmaya başlıyor. 
-Hocam, anlatma metoduna örnek verirken neden “meselâ” dediniz de Türkçe bir kelime olan “Örneğin” kelimesini kullanmadınız?


-Tercih meselesi hocam.
- Size “mesela”yı tercih ettiren özel bir neden var mı?
Tavrından sıkılıyor soruya soruyla karşılık veriyorum.
-Sizin böyle bir soru sormanızda özel bir maksadınız var mı?
-Hayır ben öz Türkçe konuşan ve kullanan birisi olarak Arapça bir kelime kullanmanızdan rahatsız oldum da!


-Ne münasebet hocam! “Mesela da, örneğin de yabancı dillerden Türkçe’ye girmiş iki kelime . İkisi de İmla Kılavuzunda yer alıyor. Örneğin Ermenice’den “Orinag-imn (Ornagin)” kelimesinden Türkçe’ye girmiş, mesela da ondan yıllar önce Arapça’dan. Ben kendime daha yakın bulduğumdan meselayı kullandım. Siz ise örneğini kullanın. Bu arada hatırlatmakta fayda var; edebiyat öğretmeniyim. Türkçe’yi koruma ve doğru kullanma konusunda hassasiyetim sizden fazla. Beni Arapça konuşmakla suçluyorsunuz ama, siz “hocam, kalem, kitap… gibi onlarca Arapça kelime ile meramınızı ifade ediyorsunuz. Demezler mi size hocam “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” 


Tartışmanın uzaması konuyu dağıtacağından mümkünse sorunuzu seminer sonunda tartışalım, diyorum ve kaldığım yerden devam ediyorum. Tartışmaların seyri içerisinde Teftiş Kurulu Başkanı’nın bana sempatiyle baktığını hissediyorum. Metotlar…  ardından örnekler… Soru-cevap şeklinde yarım saat sürüyor konuşmam. En sonunda Oral Bey dayanamıyor, söz hakkı istiyor.


-Buyurun hocam, diyorum.


Hocam, görünen o ki konunuza iyi hazırlanmışsınız. Önce metodun tanımını, faydalarını, olumsuz yönlerini, metodu uygularken oluşabilecek aksaklıkları ve aksaklıklara karşılık çözüm yollarını sıralıyorsunuz. Ardından ise branşınızla ilgili kısa bir örnek üzerinde metodun uygulanışını gösteriyorsunuz. Hepsi güzel ama , kaynağınız ne? Hangi kitaplardan yararlanarak hazırladınız konuşmanızı? Bu konuda bilgi verir misiniz?


Olabildiğince kibar olmaya çalışması dikkatimi çekiyor. Zayıfken, yalnızken yapabilecekleri en iyi şey soru sorarak konuyu amacından saptırmak, kafaları karıştırmak… Güçlüyken doğrudan saldırmak, zayıfken dolaylı yollardan işi sabote etmek…


Evet, bu konuda hazırlandığım kaynak, Üniversiteden hocam Sayın Ahmet Yaşar Zengin Beyefendinin Özel Öğretim Yöntemleriyle ilgili ders notları ve yine hocam Sayın Halit Ertuğrul’un Öğretmenin Başarı Kılavuzu adlı eseri. 


Halit Ertuğrul ismini duyunca gözleri birden fal taşı gibi açılıyor ve itiraz ediyor.


-Halit Ertuğrul bu konuda kaynak olamaz hocam!..
-Neden olmasın?
-Bu konuda otorite sayılmaz da ondan.
“Ya!” diye hayret ediyorum. Konuşmasına fırsat vermeden devam ediyorum.
-Bir insan İlkokul Öğretmeni olarak başladığı meslek hayatında Okul Müdürlüğü, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, İl Milli Eğitim Şube Müdürlüğü, İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı Müşavirliği, Müsteşarlık yaptıktan sonra üniversiteye geçip akademik kariyer yapıp Yardımcı Doçentliğe yükselmişse bal gibi de kaynak olur. Otorite de olur, referans da.


Konuşmamı heyecanla yaptığımdan Teftiş Kurulu Başkanı beni heyecanla tasdik ediyor.
-Hocam haklı, diyor.


-Teşekkür ederim. Arkadaşlar hayata bakış açınız pozitif olmalı. Bardağın boş kısmına bakmak insanı  mutsuz eder. Hele iki üniversite bitirmiş, yüksek lisans yapmış biri olursanız mahcup olursunuz.


Alaycı bir tavırla gülümsüyor ve Oral Bey’e;

-Değil mi hocam? diyorum.


Salondaki tüm öğretmenler gülüşüyor. Oral Bey’in mosmor kesildiğini görüyorum. Elini ağzına siper yapıp öksürerek ayağa kalkıyor ve lavaboya doğru yürüyor.


Beni dinledikleri için öğretmen arkadaşlara teşekkür ederek anlatacaklarımın bittiğini söylüyorum.
Başka soru soran olmadığından dışarı çıkıyoruz. Teftiş Kurulu Başkanı Bünyamin Bey, ayağa kalkıyor ve “Aslanım benim, seni tebrik ederim! Çok iyi hazırlanmışsın. Ayrıca bazılarına da hadlerini iyi bildirdin. Gel seni alnından öpeyim.” Babacan bir tavırla anlımdan öpüyor ve bana sıkıca sarılıyor. İki omzumdan tutup aralıyor ve “Korkma, ardındayız!” diyor.”


Değerli okuyucuları,  Oral Bey ile Hasan  Bey aynı okulda nasıl görev yapacaklar, hiç barışmayacaklar mı?. Barışırlarsa birbirlerinin yüzüne nasıl bakacaklar? Saygılarımla… 

Bu yazı toplam 512 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005-2014 Esenyurt Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim